Pirali'nin Defteri

Bu blog, paylaşım ve düşünceleri bir arada toplamak ve bir hazne meydana getirmek adına açılmıştır. Düzensiz paylaşımları içeren bir "karalama defteri"dir. Matbu yazıları için piralicagri.blogspot.com.tr adresine bakabilirsiniz. İlginiz için teşekkür ederim.

Tabu, Palu ve Toplum



            Yakın zamanda Türkiye’nin gündemini meşgul eden bir hadiseye şahit olduk. “Palu” soyismine sahip ailenin yaşadıkları Türk toplumu tarafından merakla takip edildi. Bu takibatın arkasındaki dürtü nedir? Böylesine şüyuu vukuundan beter hadislerin toplum huzurunda tartışılması neden toplumun ilgisini bu kadar çekmektedir?  Bu nevi sorular aklımı kurcaladı. Ben de düşündüklerimi, birbiri arasında bağlantı kurabildiklerimi bu başlık altında toplayarak görünür hâle getirmeyi hedefliyorum.
            Palu ailesini Türkiye “Müge Anlı ile Tatlı Sert” isimli programda tanıdı[1]. Palu ailesinin yaşadıkları bu yazının kapsamında değildir. Programları izleme fırsatı bulamayan bir kişi olarak ayrıntılarına vakıf da değilim zaten. Ancak dışarıdan takip edebildiğim kadarıyla TCK 81 (kasten öldürme), TCK 86 (kasten yaralama), TCK 96 (eziyet), TCK 102 (cinsel saldırı), TCK 103 (cinsel istismar), TCK 106 (tehdit), TCK 108 (cebir), TCK 109 (kişiyi hürriyetinden yoksun kılma), TCK 157 (dolandırıcılık), TCK 230 vd suçlar (aile düzenine karşı suçlar) başta olmak üzere saymadığımız daha birçok suç olay kapsamında gündeme gelmektedir. Olayın henüz yeni gündeme geldiği ve daha yaygınlaşmadığı sıralarda denk geldiğim bir ekşisözlük yazısını Facebook profilimde paylaşıp dinî duygularla sömürünün hangi boyutlara ulaşabildiğini tartışmıştım. Yazımızın konusu bu da olmayacaktır. Palu ailesi ve yaptıkları bizi şuan için ilgilendirmemektedir. Yazımızın çerçevesi toplumumuzun bu aileye olan ilgisi etrafında şekillenecektir.
            Evvelce “Avukat Tabusu” isimli bir blog yazısı kaleme almış, bu yazıyı Tahtapod.com’da ve şahsî bloğumda yayınlamıştım. Mezkûr yazıda avukatlar üzerindeki kötü algının kaynağı olarak Freud’un “Tabu ve Totem” isimli kitabıyla bazı bağlantılar kurmaya çalışmıştım. Bu yazımızda da aynı kaynağa atıf yaparak toplumumuzun bu kadar iğrençliğin olduğu bir olaya neden bu kadar ilgi duyduğunu anlamlandırmaya çalışacağız.
Tabunun Kökeni
            Freud tabuların kökenine ilişkin olarak çok önemli olan şu tespiti yapmaktadır: “herhangi bir nedenle korku uyandıran ya da tekin olmayan şeyler kural olarak tabu kapsamına girer[2]. Tabunun kökeni şeytanî güçlerin etkisinden duyulan korku olup zamanla şeytanîlik ayrılmış, tabu başlı başına çekinilip korkulan şey olma hüviyetine kavuşmuştur[3]. Freud’a göre tabular çok ama çok eski yasaklar olup dilden dile aktarılarak tabu hâline gelmişlerdir[4]. Tabu kişinin bilinçdışında büyük bir çelişki yaratmakta; kişi yasağı çiğnemeye büyük bir iştiyak duyarken aynı zamanda bundan korkmaktadır da[5]. Korku isteğe baskın gelmekte, istek bilinçdışına itilmekte ancak varlığını burada sürdürmeye devam etmektedir. Freud şöyle bir örnek veriyor:
"Örneğin, tipik bir vaka olan temas fobisinin klinik öyküsü şöyledir; çocukluk döneminin en başlarında beklenebileceğinden çok daha geniş ölçüde ayrımlaşmış güçlü bir dokunma arzusu kendini açığa vurmuş, ama dışarıdan böyle bir arzunun gerçekleştirilmesine yönelik bir yasak sesini duyurmakta gecikmemiştir. Yasağın ister istemez sözü dinlenmiştir, çünkü içte hatırı sayılır güçlere arkasını dayayan yasak, dokunmayla kendini açığa vurmak isteyen içtepiden daha baskın çıkmıştır. Ama yasak çocuğun ruhsal bakımdan yeterince gelişememiş olması nedeniyle içtepiyi ortadan kaldıramamış, tek başarısı içtepiyi, yani dokunma arzusunu bilinçdışına itmek olmuştur"[6].
Freud’un vermiş olduğu bu örnek fobilerin kökeni olarak tabuların kaynağına ilişkin bize önemli bilgiler vermektedir.
Ancak Freud’un tespitleri bunlarla sınırlı değildir. Tabu yukarıda ifade edildiği üzere kişinin bilinçdışında yaşamakta olan bir arzusuna bilincin verdiği şiddetli yasaklama tepkisidir. Kişi tabuya ilgi ve istek beslemektedir; fakat gerek iç sebeplerle (örneğin vicdan), gerekse dış sebeplerle (kanunlar, ahlak kuralları) isteğini gerçekleştirememektedir. Bir kişinin yasağı çiğnemesi ile yasak, yasak olan fiilden bir nesneye ya da kişiye aktarılmaktadır. Bunun sebebi basittir, “anımasatma[7]. Yasağı çiğneyen kişi yahut yasağın deşilmesinde kullanılan nesne yasağın deşilebildiğini anımsatmakta, her an o kişinin yasağa olan arzusunu kamçılamaktadır. Bu durum tabiatıyla kişinin tabu nesnesine ilgi beslemesine sebep olmaktadır. Tabuyu aşıp tabu hâline gelen kişi, diğer insanlar üzerinde Freud’un tabiriyle “kıskançlık” yaratır. “Öyle ya, başkalarına yasaklanan şey, neden ona yasak değildir?”[8]

Tabu ve Toplum

Toplumlar bir takım kurallara sahiptir. Bunlara “toplum düzeni kuralları” denmektedir[9]. Bu kuralların ilk akla gelenleri ahlak kuralları, din kuralları, örf âdet kuralları, görgü kuralları ve hukuk kurallarıdır. Saydığımız tüm bu kurallar kişiyi dıştan çevreleyen, toplum tarafından kişiye baskı yapılan kurallardır. Bu kuralların dışına çıkılması durumunda kişiye toplum tarafından yaptırım uygulanır. Örneğin bir ahlak kuralına uyulmaması durumunda kişi ayıplanır, belki kişiyle ilişki kesilir. Yine din kuralına uyulmaması durumunda kişiye ahirette verileceğine inanılan ilahî yaptırım yanı sıra toplum tarafından da cemaatten atma yaptırımı, ailevi ilişkileri kesme yaptırımı, kız vermeme yaptırımı uygulanabildiği gibi hukuk ve din kurallarının birleştiği toplumlarda idam cezası, celde cezaları uygulanabilmektedir. Hukuk kurallarına uymamanın yaptırımları ise hapis, para cezası, tedbir gibi cezaî; yokluk, iptal edilebilirlik gibi hukukî; uyarma, kınama gibi idarî yaptırımlardır. Tüm bu yaptırım tehditleri kişiyi kurala uymaya zorlamaktadır.
Toplumdan gelen bu tehditler yanında aynı zamanda kişinin içinde “vicdan” dediğimiz bir dürtü de kişiyi tabudan uzak tutmaya çalışmaktadır. Vicdanın kökenine dair yapılan felsefî tartışmalar yazımızın konusu değildir. Ancak görülmektedir ki kişi dış ve iç birçok yaptırım kaynağıyla disipline edilmeye çalışılmaktadır.
Freud tabu fikrini kişilerin kötülüğe (yasak olana) olan arzusu üzerine inşa etmiştir. Aslında bu da tartışmaya açıktır. İnsan tabiatı itibariyle Rousseau’nun dediği gibi iyiliğe mi, yoksa Kant’ın dediği gibi kötülüğe mi eğilimlidir[10]? Kişi İslâm fıtratı üzerine mi, yoksa ilk günahın lekesiyle mi doğar? Bunlar bin yıllık mevzulardır, hâlen çözülebilmiş değildir. Ancak görünen o ki kişi doğuştan veya sonradan bir şekilde kötülüğe iştiyak beslemekte, bu iştiyakla kişinin arasına toplum kuralları (veya vicdan) girmekte, kişinin yaptırım korkusu iştiyakına ağır basmakta ve kişi arzusunu bilinçdışına bastırmaktadır.

Tabu ve Palu
Buraya kadar tabunun ne olduğunu, nasıl ortaya çıktığını, nasıl bir tesir yarattığını kabaca incelemeye çalıştık. Bu başlık altında ise incelemeyi somut olayımıza, Palu ailesine, uygulamaya çalışacağız.
Palu ailesine müteallik muhakeme sürmektedir. Biz bir hukukçu olarak devam eden yargılama aşamasında televizyon yayınları yapılmasını, hele hele canlı yayında kişilere ters kelepçe yapılmasını kesinlikle tasvip etmiyoruz[11]. Ancak bunlar da bu yazının konusu değildir. Muhakemesi süren bir davada “Palu ailesindeki X kişinin yaptığı şu suç” demek uygun değildir. Bu sebeple genel, soyut bir tartışma yürüteceğiz.
Söz konusu ailede yaşandığı ileri sürülen suçların birkaçını yazımızın giriş bölümünde kabaca saydık. Bu ailenin bu suçları işleyip işlememeleri, muhakemenin neticesi takipçilerin ilgi alanları dışındadır. Dolayısıyla bizim de ilgi alanımız dışındadır. Çünkü bizim ilgi odağımız izleyicilerdir. İzleyiciler neyi takip etmektedir? Görüldüğü kadarıyla izleyiciler bu programları izlemekten zevk almakta, heyecan duymaktadır. Kişileri heyecanlandıran ailenin küçük çocuklarının huzura kavuşacak olmaları değildir. Kişiler kabul etsinler yahut etmesinler, kişileri heyecanlandıran bu ailenin “tabu” hâline gelmesidir. Palu ailesi bizlerin gerçekleştiremediği birçok yasağı gerçekleştirmiş, tabuya temas etmiştir. Artık bu aile de tekin değildir, diğer bir tabirle tabu hâline gelmiştir. Toplum bu aileyi gördükçe, izledikçe tabunun kökeninde olan yasağı, yani hayata ve cinsel dokunulmazlığa karşı fiilleri hatırlamaktadır.  Bu hatırlamanın da tabii olarak iki sonucu vardır: Birincisi kendi izleyerek kendi iştiyakını bir nebze olsun bastırma (Kemal Sunal’ın dönen piliçleri izlemesi gibi ya da bir porno filmi izlemek gibi), ikincisi ise tam tersine kendi iştiyakını ve yoksun kalmışlığını hissederek söz konusu aileye karşı kıskançlık ve öfke duyma. Yukarıda yaptığımız incelemelerden elde edilen doğal çıkarım budur.

Sonuç
Biz bu tür yayınların toplum sağlığı açısından son derece zararlı olduğunu düşünüyoruz. Birçok dizi ve film için de aynı şeyi düşünmekteyiz. Ancak dizi ve filmlerin bir kurgu dâhilinde hazırlandığı öyle ya da böyle bilinmektedir. Palu ailesiyse gerçektir, içimizdedir, aramızdadır. İşlenen suçlar, delinen yasaklar kurgu veya hayâl ürünü değildir. Bu da tabiatıyla izleyiciler üzerindeki tesirini arttırmaktadır. Yazının girişinde dediğimiz gibi, bazı şeylerin şüyuu vukuundan beterdir. Bu sebepledir ki biz bazı tabulara dokunulmaması gerektiğini, çünkü bu tabuların toplum hâlinde yaşamak için gerekli olduğunu düşünmekteyiz.
Daha sağlıklı yorumu elbette sosyolog ve psikolog arkadaşlar yapabilecektir. Bizimki bir bağdaştırmadan başka bir şey değildir.
Ancak yazımızı bitirmeden önce konunun biraz dışına çıkmayı göze alarak şunları ifade etmek gerekir ki, olayın toplumun ilgisini çekmesi ve kamuoyu önünde cereyan etmesi hukukî müesseselerin ihmaline mazeret teşkil edemez. Örneğin Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (CMK) 157’nci maddesi soruşturmanın gizliliği ilkesini açıkça ortaya koymaktadır. Ancak görüldüğü kadarıyla soruşturmayı tüm kamuoyu birlikte yürütmektedir. CMK’nın 93’üncü maddesi kelepçe takılmasının şartını kaçma veya kendisinin/başkalarının hayat/beden bütünlüğü bakımından tehlike arz edeceğine ilişkin belirtilerin olması şartına bağlamıştır. Ancak programda kendisi gidip polise teslim olan kişiye canlı yayında, kameralar önünde kelepçe, hem de ters kelepçe takıldığı görülmektedir. Ülkemiz daha önce bu konuda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) tarafından mahkûm edilmişti. 06.03.2007 tarihli Erdoğan Yağız versus Türkiye davasında[12] AİHM kelepçeyi gerektirecek hiçbir durum olmadığı hâlde komşularının ve aile bireylerinin gözleri önünde kelepçelenmenin[13] “kişinin onurunu zedelemek, aşağılamak ve muhtemelen özgüvenini kırmak amacı güttüğü sonucuna varmıştır”[14]. Bu dava neticesinde Türkiye 3 bin Euro ödemeye mahkûm edilmişti[15].
Açıklanan durumlar söz konusu programların artık kamu düzenini ve hukukî müesseseleri tehdit eder hâle geldiğinin somut delilidir.

11.01.2019
Pirali Çağrı ŞENSOY


[2] FREUD, Sigmund (2017), Totem ve Tabu, 1913, çev. Kamuran Şipal, Say Yayınları, 4. Baskı, s. 60
[3] FREUD, s. 60
[4] FREUD, s. 69
[5] FREUD, s. 69
[6] FREUD, s. 66
[7] FREUD, s. 73
[8] FREUD, s. 71
[9] ANAYURT, Ömer (2015), Hukuka Giriş ve Hukukun Temel Kavramları, Seçkin Yayınları, 15. Baskı, s. 28
[10] Bkz. J. J. ROUSSEAU, İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı Üzerine, Say Yayınları, 2015; Bkz. I. KANT, Saf Aklın Sınırları Dâhilinde Din, Literatürk, 2012
[11] Konuya ilişkin görüşlerimizi lüzumu olması hâlinde bilahare açıklama hakkımızı mahfuz tutuyoruz.
[12] http://hudoc.echr.coe.int/eng?i=001-79666 (Erişim Tarihi: 11.01.2019) Application no. 27473/02)
[13] Adı geçen karar § 7, § 30
[14] ÖZBEK / DOĞAN / BACAKSIZ / TEPE (2017), Ceza Muhakemesi Hukuku, Seçkin, 10. Baskı, s. 269

Share on Google Plus

About Pirali

This is a short description in the author block about the author. You edit it by entering text in the "Biographical Info" field in the user admin panel.

0 yorum:

Yorum Gönder

Email ile takip etmek için...

Most Popular