Kayıtlar

2017 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

696 SAYILI KHK İLE YAPILAN DÜZENLEMELERE DAİR BİRKAÇ ELEŞTİRİ

Resim
1.         1. Genel olarak Modern devlet yasama, yürütme ve yargı olmak üzere üç bağımsız erk üzerine inşa edilmiştir. Yasama erki devletin işleyişine dair mekanizmayı (yani kuralları) ortaya koyan, yürütme erki bu mekanizmaya (yani kurallara) göre devleti yöneten, yargı erki ise bu mekanizmanın (yani kuralların) dışına çıkılıp çıkılmadığının tayinine ve şayet çıkıldıysa kanunda yazan müeyyidelerin uygulanmasına karar veren erktir. Bu itibarla demokrasilerde yasama yetkisi halka aittir. Kanunları halk yapar. Böylece halkın özgürlüğüne yapılan kısıtlamalar olan kanunlar halk tarafından çıkartılarak meşruiyet bulur. Yürütmeden beklenense bu kanunlar doğrultusunda devlet işleyişini sağlamasıdır. OHÂL KHK’ları ismiyle müsemma olduğu üzere olağanüstü uygulamalardır. Olağanüstü uygulamalar istisnaîdir, istisnaî olan uygulamalardan beklenen istisnalar çerçevesinde gerekli tedbirlerin alınması, bu istisnaların dışına çıkılmamasıdır. Bu itibarla eskiler “sıfat-ı arızada aslolan ademdir”,

TERÖRİSTLERİN HAKKINI SAVUNMAK!

Resim
Görsel: Pisagor'un "Adalet Kupası" imiş. Doğrudur, yanlıştır bilmem ama siz yine de mekanizmasına bir bakın. “Ne demek bu, ciddi misin?” Hem de sonuna kadar ciddiyim! Teröristin/suçlunun hakkını savunacağız. Bir kısmınızın şaşırdığını, bir kısmınızın da "terörist olacağın geleceğin belliydi" dediğini duyar gibiyim. :)  Teröristin/suçlunun hakkını savunacağız.  Bunu savunduğumuzu izah etmek durumunda kalmamız bile memleket için bir utanç vesilesi değil de ne? Hukuk kültürüne sahip olmayan bir millet değiliz. “Beraat-i zimmet asıldır” [1] diyeli 150 yıl oldu neredeyse. 150 yıldır bu adalet timsali hükmü biliyoruz. Fakat üzerinde durduğumuz “masumiyet karinesi” dediğimiz “suçluluğu ispatlanıncaya kadar herkes suçsuzdur” karinesi dahi değil, bizzat suçluluğu sabit olan faillerin hakkının savunulması gereğidir. Bu ifadeyi “haksızların hakkını savunmak” olarak değil, “X’lerin hakkını savunmak” olarak kuruyoruz. Bu X her ne ise, o X’in bazı hakları var ve

PASSENGERS FİLMİ VE İKİ AHLAKİ TARTIŞMA

Resim
                                                  Kendimi film tahlili yapacak yetkinliğe sahip görmüyorum. Fakat bununla birlikte fena sayılmayacak bir sinema izleyicisiyim. Hasbelkader karşıma çıkan filmlerde kendimce önemli gördüğüm noktalara tebarüz edebilir, bu noktalar üzerinden kendime sorun devşirerek müstefit olmaya çalışırım.                 Başrollerini Jennifer Lawrence ve Chris Pratt’in paylaştıkları “Passengers” filmini yakın zamanda izledim. Bu filmi dikkat çekici bulduğum iki konuya parmak basmak, filmi iki tartışmaya vesile kılmak için bir araç olarak kullanacağım. (“Spoiler” denilen olaya titizliği olanlar yazıya devam etmeyebilir. Fakat filme dair ipuçlarının bu filmin zevkin kaçırmayacağı kanaatindeyim. Filmin konusunu okuyan herkesin vakıf olduğu ipuçları yer alacak yazıda çünkü.)                 Sorun 1: Hayatın Amacı Film, bilindiği üzere, gezegenler arasında yolculuk yapan bir gemiyi konu ediniyor. Bu gemi yeni bir hayata başlamak üzere dünyadan 12

HUKUKUN TEMELİ OLARAK: AHLAK

Resim
“Hukuk nedir?” Bu sorunun bir ders esnasında cevaplanması iktiza ederse şöyle bir cevap verilebilir: “ Hukuk toplum hayatını adalet düşüncesine uygun olarak düzenleyen ve gerektiğinde devlet otoritesiyle hükmüne uyulması sağlanan kurallar bütünüdür.” [1] Hâlbuki felsefî bir tartışma zemininde bu tanım birçok açıdan muğlak durmaktadır. Sözgelimi “adalet düşüncesi” ve ona “uygun olmak” ne demektir? Devlet gerektiğinde otoritesiyle bu kuralları uyulmasını sağlama yetkisini nereden buluyor?                 Öyle zannediyorum ki, “Hukuk nedir?” sorusunun cevabına ancak Pascal’ın dikkat çektiği şu çelişkiyi çözerek ulaşabiliriz: “- Niçin beni öldürüyorsunuz?” “- Tabii! Siz nehrin öbür kıyısındaki topraklarda oturmuyor musunuz? Dostum, eğer siz de benim gibi bu kıyıda otursaydınız sizi böyle öldürmekliğim bir cinayet sayılacak, ben de bir kâtil olacaktım; fakat mademki siz öbür kıyıda oturuyorsunuz, yaptığım iş haklıdır ve ben de mert ve yiğit bir adam diye anılacağım.” [2]           

TORPİL/REFERANS ÜZERİNE BİRKAÇ MÜLAHAZA

Resim
                ( Lüzumuna binaen… DİKKAT! BU YAZI AĞIR SORUMLULUKLAR YÜKLER!)                 Üniversite hayatı sona yaklaştıkça mevzuular geleceğe yönelik tasarılara meylediyor. İster istemez de yollar torpile (cafcaflı adıyla “referans”a) çıkıyor. Son birkaç haftada torpille alakalı fikirlerim o kadar çok soruldu ki, bir yazı hâlinde paylaşmak, istifadeye sunmak ihtiyacı hissettim.                 Evvela “torpil” denildiğinde ne anladığımı izah etmeliyim: Torpil denildiğinde tanımadığı (veya tanıdığı) hâlde hak etmediği bir mevkie (velev ki hak etse bile) sırf siyasal/dinî/felsefî ve sair saiklerle (yani liyakat ve ehliyetle değil) bir kişinin atanmasına aracılık etmeyi anlıyorum. Dolayısıyla başarılı bulduğu öğrencisini kendisine asistan yapan hocayı, hâkim-savcılık sınavında adayın çevresinden “nasıl bir kişi olduğunu” soruşturulması için mahallesine/üniversitesine sorulmasını torpil olarak değerlendirmiyorum. Torpilde siyasal/dinî/felsefî saikler ağır basmakta, “referans

YOKLUĞUN YOKLUĞUNA DAİR

Resim
                Varlığın varlığı hakikatin ilk sağlam kalesidir. Kendimi, evreni, var olan her şeyi soyutlasam da soyutlayamayacağım şey olarak “varlık” karşıma çıkmakta… Var olanın var olduğuna kuşku yok. Peki ya yokluk?                 Yokluk insan müdrikesinde mevcut olmayan bir şeydir. Daha doğrusu, varlık keyfî iken, yokluk keyfiyete has bir kavram değildir. Bir şeyin yok olmasını tahayyül edemeyiz. “Yokluk” denildiğinde benim aklımda karanlık/simsiyah bir uzay boşluğu canlanır. (Bir de politikacıların erdemi.) Hâlbuki karanlık/siyah var olan bir şeydir. Bir şeyi tahayyül etmekle onun hayâlini var kılarız. Meğerki yokluk olsun. Yokluğun bizatihi kendisini tahayyül etme, kavrama imkânına sahip değiliz.                 “Yok”, “hiç” kelimelerini günlük hayatta kemiyet belirtirken kullanırız. Masanın üzerinde “hiç” elma olmaması masanın üzerinde “hiçlik” olduğu anlamını taşımaz. Nicelik itibariyle “0 elma” olduğu anlamını taşır. Öyleyse varlık ontolojik bir konusuyken yokluk (n

BİLMEYE DAİR

Resim
(Mehmet Nebi hocamın Mehmet Kaşifoğlu müstear adıyla Barbar dergisinde yayınladığı yazıdan mülhemdir.) “Öz-ne değilim çünkü hiçbir şey bende başlamıyor ve bende bitmiyor.  Öz'lük bende değil. Bende bulunan yalnızca kulluğumdur: Oluşa ve ölüşe, olduruşa ve öldürüşe açık kulluğum.” s. 68 İsmet Özel - Tahrir Vazifeleri Mehmet Nebi Hocam şunları söylüyor: Seçemediği bir zaman, mekân ve içtimaî yapı içinde kendini bulan insan, bu yapının dayatmalarıyla fıtrat arasında çatışma başladığında kendi içine doğru bir yürüyüşe başlar. Yönünü kendi içine çevirdiğinde artık ayaklarını basabildiği tek zemin kendi varlığıdır.             Öyle zannediyorum ki herhangi bir felsefî hakikate erişmenin yolu epistemolojik sorulara cevap bulmaktan geçiyor. Özellikle de bilginin kaynağına dair sorular. İnsanlık bin yıllardır nasıl bilebileceğini soruyor ve tartışıyor. Nasıl bilebileceğini bilmek ortaya bir metot koymak açısından değerlidir çünkü. Fakat önyargıların olmadığı böylesi