Kayıtlar

Günlük Hayat etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

ÜSLUP ÜZERİNE BİR DERS / HATIRA VE PRENSİPLERİM

Resim
Anlatacağım hayatıma tesir eden anılardan birisi: Ortaokula giderken, bugün yaşını almış birçok ergenlerin hâlâ yaptığı üzere, fikirlerimi öteye beriye hakaret ve küfür ederek savunduğumu sanırdım. Bir keresinde, Youtube'de Hatırla Sevgili dizisinin bir bölümünün altında solcu ve Kürtçü insanlarla tartışırken aynı şekilde küfür ve hakaretlerle güya vatan kurtarıyordum. Hiç unutmuyorum, profilinde PKK'nın renkleri olan birisi bana "küfür ve hakaret söyleyecek şeyleri olmayanların başvurdukları yoldur, acziyetin göstergesidir" demişti. Müthiş bir ders! O gün bu gündür fikirlerimi küfür ve hakaretten ari olarak savunmaya gayret ederim. Bugün fikirlerimi akademik düzlemde savunabilecek raddeye geldiysem bu dersi almamın bunda payı vardır. (Umarım o kişi bana bu dersi vermesinin yüzü suyu hürmetine terör örgütünün ağından kurtulmuştur.) Tüm bunlarla birlikte, yalnızca küfür ve hakaret etmekten kendimi sakınmam, küfür ve hakaret edenlerle sohbet de etmem. Bu prensibin ...

BİR TAŞRALI HASTALIĞI: TEK TİPÇİLİK

Resim
BİR TAŞRALI HASTALIĞI: TEK TİPÇİLİK Türkiye’de tedavisi olmayan bir hastalık var: Hakikatin merkezine kendini koyma hastalığı. Bu hastalık bencillikten ve taşralı olmaktan kurtulamamaktan kaynaklanıyor. İnsanların kendi fikirlerine inanmaları, inandıklarını savunmaları doğal ve olması gereken bir şeydir. Fakat kendi fikrini hakikatin tek ölçüsü hâline getirmek, alternatif düşüncelerden cüzamdan kaçar gibi kaçmak bir taşralılık hastalığıdır. Taşralılık derken dünyaya kapalı olmayı kast ediyorum. Pekala İstanbul'un göbeğinde de taşralı olunabilir, Bayburt’un köyünde de medenî olunabilir. Taşralı, "mahalle"sinin fikrini mutlak kabul eden, dünyaya yabancı insandır. Bu hastalığın futbolda olması anlaşılabilir. Çünkü futbol tabiatıyla taraftarlıktır. Kişi bir takımı sever, destekler; yenilse de, hatalar yapsa da -belki eleştirir fakat- takımını desteklemeye devam eder. Ancak bu durum –memleketimizde yaygın olduğu üzere- din ve siyasette yaşanınca ortaya abes manzara...

NOSTALJİ DUYGUSU ÜZERİNE

Resim
            Nostalji duygusu üzerine düşündüğüm konulardan bir tanesidir. İnsanlar neden geçmişlerindeki anılara sempati beslerler? Neden eskilerden gelen müzikler içimizde garip duygular yaratır? Çocukluğumuza, gençliğimize ilişkin bir nesne bizi eskilere götürür, ama bu yolculuk mutlu / huzurlu bir yolculuktur. Bu mutluluğun / huzurun kaynağı nedir?             Bu zamana kadar nostalji duygusunu Schopenhauer’dan esinlendiğim şöyle bir teoriyle izah ediyordum: İnsan süjesi / anlamlandıran ben, kendinden-şey bir varlık olarak, bugündedir. Benliğimiz şu andadır, anı yaşar. Geçmişe dönüp baktığımızda algılayan bende gerçekleşen eylem, zihne depo edilmiş bir takım verilerin algılayan ben tarafından algılanmasıdır. Şöyle ki, 2000 yılında çalan bir müzik hafızamızda depolanmıştır. Bu müziği dinlediğimiz 2000 yılındaki o anı tekrar “orada” olarak yaşamamız mümkün değildir. Anca...

HÂKİM SAVCILIK SINAVI VE TAVRIM ÜZERİNE

Resim
Yarın Adlî Yargı Hâkim-Savcılık Sınavı var. Sosyal medyadan takip edebildiğim kadarıyla ben ve benim gibi birkaç arkadaşın dışında genç hukukçular sınav yapılacak şehirlere akın etmiş vaziyetteler. Öncelikle tüm arkadaşlarıma yarın girecekleri sınavda başarılar dilerim. Umarım herkes gönlüne ve ruhuna uygun bir netice elde eder. Bununla birlikte bana çokça sorulduğu için bir izahat yapma ihtiyacı hissettim. "Neden hâkim-savcılık düşünmüyorsun, sınavına girmiyorsun" diye çokça soruluyor. Soranlar sağ olsunlar, yakıştırıyorlar demek ki, fakat ben karakterime uygun göremiyorum. Liseyi bitirip fakülteyi kazandığımda "savcı olacağım" diyordum. Fakat fakülteye girip de daha ilk derste kürsüyü, kürsüdeki tavırları görünce "yok, ben akademi için yaratılmışım" dedim. Ne için yaratıldığımı Allah bilir de, kendimi tanıdığım kadarıyla karakterime en uygun olanın bu olduğuna kanaat getirdim. Çevremdeki birçok dostumdan, büyüklerimden ve hocalarımdan da bu...

MİLLİYETÇİ GENÇLER POZİTİF BİLİMLERE YÖNELMELİ

Resim
Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan: 'Ahtapot' siber saldırıyı engelledi, gerçekleşecek bir NATO tatbikatına dahil edildi ( https://tr.sputniknews.com/turkiye/201812261036814345-erdogan-tubitak-tuba-odul-toreni-bilim /) + Bu memleketin kafası zehir gibi çalışan vatanperver, bir şeyler üretebilecek gençleri duygusal sebeplerle ya Edebiyat, ya da Tarih okumaya yöneliyorlar. Bunu çok görmemek lâzım, bu çocuklar henüz lise çağında birçok tarih/edebiyat lisans mezununa taş çıkartacak kadar bu alanlarda kendilerini geliştirebiliyorlar, sanıyorum her Türk milliyetçisi gencin tabii bir yatkınlığı da var bu alanlara. Okumaya biraz daha az önem vereni ise asker ya da polis oluyor.   Fakat bu kanaatimce sorunlu bir durumdur. Her şeyden önce bu durum Türk milliyetçiliğinin gündemini kısırlaştırıyor. Bugün görüldüğü üzere Türk milliyetçiliğinin gündemi "İttihatçılık"a sıkışıp kalmış vaziyettedir. Her toplantıda söz dönüp dolaşıp İttihat'a gelmektedir. Üstelik ya...

İYİ/KÖTÜ VE DOĞRU/YANLIŞ KAVRAMLARININ KULLANIMI ÜZERİNE BİR NOT

Resim
1- Dün akademik, üstelik felsefî kavramların tartışıldığı, bir toplantıda şöyle bir söz söylendi: “İyi bazen doğru değildir, hatta çoğu zaman doğru değildir”. Böyle cümleler tabiatı itibariyle insanı bir anda çarpıyorlar ve “vaay, gerçekten öyle, hakikaten!” dedirtiyorlar. Ancak felsefî bir süzgeçten geçirince… bu söz ne demek istiyor? Bir anlamı var mı? Bakalım: 2- Doğru ve yanlış epistemolojinin yani bilgi felsefesinin kavramlarıdır. Ben doğru kelimesini “gerçeğe uygun olan” anlamında kullanıyorum. Ortada bir gerçek vardır; bu gerçek hakikat dediğimiz gerçeğin gerçeği de olabilir, bir fizik gerçek ya da gündelik hayatın gerçeği de olabilir. İfade edilen önerme bir iddia sunar. Bu iddia gerçeklikle uyumluysa “doğru”, uyumsuzsa “yanlış” olarak nitelendirilir. Dolayısıyla bir önermenin doğru mu, yoksa yanlış mı olduğu gerçeğe gidilip -şayet yapılabiliyorsa- test edilerek belirlenir. Söz gelimi “dışarıda yağmur yağıyor” cümlesi bir önermedir ve doğru veya yanlış olabilir. Anc...

ALLAH'I POLİTİKAYA İCBAR ETMEK

Resim
Bugünlerde “onların doları varsa, bizim de Allah'ımız var” tartışmaları aldı, yürüdü. Bu argüman ve bu argümana karşı çıkışlar yeni değil. Osmanlı’nın sonunda da “Allah’ımız var bizim, tevekkül edelim” deniliyordu. O günlerde Mehmet Âkif (Ersoy) “’Kadermiş!’ Öyle mi? Hâşâ, bu söz değil doğru: / Belânı istedin, Allah da verdi... doğrusu bu.” diye başlıyor “Bütün o işleri rabbim görür; vazîfesidir... / Yükün hafifledi... Sen şimdi doğru kahveye gir!” diyordu. Sorunu “’Çalış!’ dedikçe şeriat, çalışmadın, durdun” diye tahlil ediyordu. (Şiirin tamamını aşağıya ekleyeceğim.) Aradan geçen bir yüzyıla rağmen millî düşüncemizde -görülüyor ki- değişen pek bir şey olmamış. Hâlâ yüz sene evvelki ile aynı muhasebeyi görüyoruz. Çalışmayıp, vazifemizi yapmayıp; “Hudâ'yı kendine kul yaptı, kendi oldu Hudâ” vaziyetinde Rabb’e politika buyuruyoruz. Böyle bir adetullah (Allah’ın adeti) var mı? Böyle bir adetullah olmadığının en büyük kanıtı Muhammed Peygamber Uhud savaşıdır. Cenab-ı Hakk ...

SEMA YÖNEV'İ TANIYOR MUSUNUZ?

Resim
SEMA YÖNEV'İ TANIYOR MUSUNUZ? Keşke tanımasaydık... Daha doğru ifadeyle, keşke böyle tanımasaydık. Sema Yönev dün öğle saatlerinde Kalkınma'da trafik terörüne kurban verdiğimiz üniversite öğrencisi arkadaşımız. Kalkınma, özellikle de trafiği, Trabzon şehir yönetiminin sınıfta kaldığı mecralardan bir tanesidir. Trabzon'un bayır yerlerinden (gerçi devenin neresi doğru) bir tanesi Kalkınma yokuşu, zaten üç tane araba zor yan yana sığabiliyor. Bir şerit sürekli park hâlinde... Bazen iki şeritte de araba oluyor. Öyle sahnelere şahit oldum ki, güler misiniz, ağlar mısınız. Ben ağladım, o günden bugüne... Bir de işlek cadde. Farabî hastanesi orada, Kız KYK Yurdu orada. Otobüs, dolmuş dur-kalkları derken trafik sürekli tıkanıyor. Kontrolsüz sollamalar, sinirlenip gaza basmalar Kalkınma'nın olağanı... Acemî şoförler de ehliyet alınca soluğu hemen orada buluyor (belki bir şey düşer diye). Geliyorum diyen bir cinayetti bu. Hep arkadaşlarımı uyardım dikkatli olmaları hususunda...

PASSENGERS FİLMİ VE İKİ AHLAKİ TARTIŞMA

Resim
                                                  Kendimi film tahlili yapacak yetkinliğe sahip görmüyorum. Fakat bununla birlikte fena sayılmayacak bir sinema izleyicisiyim. Hasbelkader karşıma çıkan filmlerde kendimce önemli gördüğüm noktalara tebarüz edebilir, bu noktalar üzerinden kendime sorun devşirerek müstefit olmaya çalışırım.                 Başrollerini Jennifer Lawrence ve Chris Pratt’in paylaştıkları “Passengers” filmini yakın zamanda izledim. Bu filmi dikkat çekici bulduğum iki konuya parmak basmak, filmi iki tartışmaya vesile kılmak için bir araç olarak kullanacağım. (“Spoiler” denilen olaya titizliği olanlar yazıya devam etmeyebilir. Fakat filme dair ipuçlarının bu filmin zevkin kaçırmayacağı kanaatindeyim. Filmin konusunu okuyan herkesin vakıf olduğu ipuçları y...

TORPİL/REFERANS ÜZERİNE BİRKAÇ MÜLAHAZA

Resim
                ( Lüzumuna binaen… DİKKAT! BU YAZI AĞIR SORUMLULUKLAR YÜKLER!)                 Üniversite hayatı sona yaklaştıkça mevzuular geleceğe yönelik tasarılara meylediyor. İster istemez de yollar torpile (cafcaflı adıyla “referans”a) çıkıyor. Son birkaç haftada torpille alakalı fikirlerim o kadar çok soruldu ki, bir yazı hâlinde paylaşmak, istifadeye sunmak ihtiyacı hissettim.                 Evvela “torpil” denildiğinde ne anladığımı izah etmeliyim: Torpil denildiğinde tanımadığı (veya tanıdığı) hâlde hak etmediği bir mevkie (velev ki hak etse bile) sırf siyasal/dinî/felsefî ve sair saiklerle (yani liyakat ve ehliyetle değil) bir kişinin atanmasına aracılık etmeyi anlıyorum. Dolayısıyla başarılı bulduğu öğrencisini kendisine asistan yapan hocayı, hâkim-savcılık sınavında adayın çevr...

ÖDÜNÇ SÖZLERLE AŞK YAŞAMAK

Resim
“Aya gideceğim. Bütün sevdiklerim orada sürgünde olmalı, gidip orada Sokrat ve Galilée'yi bulmalı. Filozof, fizikçi, şair, kavgacı, müzisyen ve uzay seyyahı, hazırcevap ustası… Üstelik âşık. Ama kendine hayrı yok. Rahmetli Hercule-Savinien de Cyrano de Bergerac . Her şeydi... Ve hiçbir şeydi. Her şey olayım derken hiçbir şey olamadı. Gidiyorum. Kusura bakmayın.” Cyrano de Bergerac’la tanıştınız mı? Ben de bugüne kadar tanışmamıştım. Edebiyat denizi bir hocamın tavsiyesiyle 1990’da çekilen başrolünü Gérard Depardieu’nın oynadığı filmi (ve yine onun tavsiyesi ile Rüştü Asyalı’nın seslendirmesiyle) izleyerek tanıştım onunla, sevdiği Roxane ile ve Roxane’nin sevgilisi Baron Chrisan de Neuvillete ile… Filmin odağındaki kişi hiç kuşkusuz Cyrano de Bergerac. Onun kadar maharetli bir savaşçı ve onun kadar usta bir şair bulmak da, olmak da zor. Aynı zamanda da sevdiğinin mutlu olması için aşkını kalbine gömerek, sevdiğini mutlu etmek için onun sevgilisine şiirler veren bir âşık! ...

HUME'UN ADALET ANLAYIŞINA ELEŞTİRİ VE ADALET ERDEMİNİN DOĞUŞTANLIĞINA DAİR

Resim
Bir borcu geri vermek ve başkalarının mülkiyetinden uzak durma konusundaki bu dürüstlük ve adalet neye dayanır? Bu soruyu David Hume bana sorsa " Hak " ve " Emek " kelimeleriyle izah ederdim. -kimden bunun ilhamını aldığımı hatırlayamıyorum maalesef, Marks'tan veya Hasan Köse'den olabilir- Mülkiyeti emeğin birikmiş hâli olarak anlıyorum.  Kişi çalışır ve emeğinin karşılığı olarak ücret alır. Bu ücret, yani para emeğinin karşılığıdır. Daha sonra bu birikmiş emekle, başka birisinin birikmiş emeği satın alınır; birikmiş emekler (yani para) karşılığında mülkiyet elde edilir. Buna karşı olarak "miras için ne diyeceksin" denilirse, mirasta da durumun başka türlü olmadığını söylerim. Muris emeğini biriktirir ve mülkiyeti elde eder, sonra bu birikmiş emeğini varisine devreder, hediye eder. Kendi emeği üzerinde tasarruf etmek hakkı , emek sahibine ait olmalıdır. Alın teri ve emek kutsaldır. David Hume adaletin " yapay bir erdem " olduğu d...