Kayıtlar

Tanrı etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

Yaşamak Üzerine Notlar: “Bu Hayatı Nasıl Yaşamak Gerekiyor” Sorusu Üzerine

Resim
  Yaşamak Üzerine Notlar: “Bu Hayatı Nasıl Yaşamak Gerekiyor” Sorusu Üzerine   Lisansımı hukuk üzerine yaptım. Yüksek lisansta hukuk felsefesi ve ceza hukukunun kesişim kümesi olan cezaların amacı üzerine çalıştım. Şimdi doktorada pür hukuk felsefesi konularıyla ilgileniyorum. Ne iş yaptığımı sorduklarında bağlamına göre bazen hukukçu bazense biraz şakayla karışık etikçi diyorum. Liseden beri felsefe üzerine okumayı ve düşünmeyi sevsem de kendime “felsefeci” diyemiyorum bu alanda lisans derecem olmadığı için. Fakat akademik ilgim tamamen etik üzerine yoğunlaşmış vaziyette. Hukukçuluk da en nihayetinde insan eylemlerine bir değer atfetme mesleği. Bir şekilde etiğin temel soruları üzerine düşünüyorum. Bu soruların ilki de “bu hayatı nasıl yaşamak gerekiyor” sorusu. Esasen bu soruyla olan ilgimi salt akademik bir ilgi olarak tanımlayamam. Çünkü insanın şapka değiştirir gibi “şimdi akademisyenim ve ilgim bu”, “şimdi özel alanımdayım ve ilgim şu” gibi karakterler arasında geç...

POSTMODERNİST BİR HASTALIK OLARAK: HADSİZLİK

Resim
Çoğu zaman ahlakî erdemlerin başı olarak haddini (sınırını, hududunu, yerini) bilmek ifade edilir. Gerçekten de gerek dinî kökenli öğretilerde gerek mistik anlayışlarda gerekse felsefede ahlakın kişinin kendisini tanımasıyla başlayacağı üzerinde durulur. Kendisini tanımayan, imkânlarını ve kabiliyetlerini bilmeyen kimse sınırını çizemez, nihayetinde çatışma kaçınılmaz olur. " Sosyal medya platformlarının ortaya çıkışı " günümüz tartışmalarında konunun daima bir şekilde gelip çattığı bir odak noktası olma özelliğini taşıyor. Böyle olması da çok normal zira bu platformlar hayat tecrübemize her alanda müthiş yenilikler getirdi. Bu yeniliklere bazen adapte olmakta zorluk yaşıyoruz, bazen bu yeniliklerden endişe duyuyoruz ve bazen de bu yenilikler bize bazı zararlar veriyor. Biraz düşünce tarihi… Orta Çağ'da insanlık hakikati keşfetmişti. Hakikat kutsal metinlerde yazanlar ile Yunan felsefesinin bir diyalektiğinden ibaretti. Öyleyse bir tartışmada argümanınızı kutsal kitab...

TANRI, ZAMAN, HAREKET

Resim
Tanrı, Zaman, Hareket             Tanrı’nın zaman ve mekânla ilişkisine dair fikirleri daha evvel okumuştum. Ancak geçen gün bir sohbet esnasında Tanrı’nın geleceği bilemeyeceğine dair ortaya atılan düşünceler aklımda Tanrı’nın zaman ve mekânla ilişkisine dair bir takım düşünceler canlandırdı. Üstüne bir de Kindî felsefesinde bu soruna işaret eden bazı tartışmalara rastlamam konu üzerinde biraz düşünmeme sebep oldu. İşbu yazıyı bu fikirleri unutmamak, paylaşıma açmak, üstesinden gelemediğim sorular için okuyucuların fikrini almak maksadıyla yazıyorum.             I. Zaman ile Hareketin Birbirine Bağlı Oluşu             Zaman denildiğinde ne anlamalıyız? Ben zamanı bir ölçü olarak anlıyorum. Zamanı anlayabilmek, doğru tabirle farkına varabilmek için bir harekete ihtiyaç duyuyorum. Bu itibarla zaman hâlden hâle geç...

ALLAH'I POLİTİKAYA İCBAR ETMEK

Resim
Bugünlerde “onların doları varsa, bizim de Allah'ımız var” tartışmaları aldı, yürüdü. Bu argüman ve bu argümana karşı çıkışlar yeni değil. Osmanlı’nın sonunda da “Allah’ımız var bizim, tevekkül edelim” deniliyordu. O günlerde Mehmet Âkif (Ersoy) “’Kadermiş!’ Öyle mi? Hâşâ, bu söz değil doğru: / Belânı istedin, Allah da verdi... doğrusu bu.” diye başlıyor “Bütün o işleri rabbim görür; vazîfesidir... / Yükün hafifledi... Sen şimdi doğru kahveye gir!” diyordu. Sorunu “’Çalış!’ dedikçe şeriat, çalışmadın, durdun” diye tahlil ediyordu. (Şiirin tamamını aşağıya ekleyeceğim.) Aradan geçen bir yüzyıla rağmen millî düşüncemizde -görülüyor ki- değişen pek bir şey olmamış. Hâlâ yüz sene evvelki ile aynı muhasebeyi görüyoruz. Çalışmayıp, vazifemizi yapmayıp; “Hudâ'yı kendine kul yaptı, kendi oldu Hudâ” vaziyetinde Rabb’e politika buyuruyoruz. Böyle bir adetullah (Allah’ın adeti) var mı? Böyle bir adetullah olmadığının en büyük kanıtı Muhammed Peygamber Uhud savaşıdır. Cenab-ı Hakk ...

TORPİL/REFERANS ÜZERİNE BİRKAÇ MÜLAHAZA

Resim
                ( Lüzumuna binaen… DİKKAT! BU YAZI AĞIR SORUMLULUKLAR YÜKLER!)                 Üniversite hayatı sona yaklaştıkça mevzuular geleceğe yönelik tasarılara meylediyor. İster istemez de yollar torpile (cafcaflı adıyla “referans”a) çıkıyor. Son birkaç haftada torpille alakalı fikirlerim o kadar çok soruldu ki, bir yazı hâlinde paylaşmak, istifadeye sunmak ihtiyacı hissettim.                 Evvela “torpil” denildiğinde ne anladığımı izah etmeliyim: Torpil denildiğinde tanımadığı (veya tanıdığı) hâlde hak etmediği bir mevkie (velev ki hak etse bile) sırf siyasal/dinî/felsefî ve sair saiklerle (yani liyakat ve ehliyetle değil) bir kişinin atanmasına aracılık etmeyi anlıyorum. Dolayısıyla başarılı bulduğu öğrencisini kendisine asistan yapan hocayı, hâkim-savcılık sınavında adayın çevr...

YOKLUĞUN YOKLUĞUNA DAİR

Resim
                Varlığın varlığı hakikatin ilk sağlam kalesidir. Kendimi, evreni, var olan her şeyi soyutlasam da soyutlayamayacağım şey olarak “varlık” karşıma çıkmakta… Var olanın var olduğuna kuşku yok. Peki ya yokluk?                 Yokluk insan müdrikesinde mevcut olmayan bir şeydir. Daha doğrusu, varlık keyfî iken, yokluk keyfiyete has bir kavram değildir. Bir şeyin yok olmasını tahayyül edemeyiz. “Yokluk” denildiğinde benim aklımda karanlık/simsiyah bir uzay boşluğu canlanır. (Bir de politikacıların erdemi.) Hâlbuki karanlık/siyah var olan bir şeydir. Bir şeyi tahayyül etmekle onun hayâlini var kılarız. Meğerki yokluk olsun. Yokluğun bizatihi kendisini tahayyül etme, kavrama imkânına sahip değiliz.                 “Yok”, “hiç” kelimelerini günlük hayatta kemiyet belirtirken kullanırız....

BİLMEYE DAİR

Resim
(Mehmet Nebi hocamın Mehmet Kaşifoğlu müstear adıyla Barbar dergisinde yayınladığı yazıdan mülhemdir.) “Öz-ne değilim çünkü hiçbir şey bende başlamıyor ve bende bitmiyor.  Öz'lük bende değil. Bende bulunan yalnızca kulluğumdur: Oluşa ve ölüşe, olduruşa ve öldürüşe açık kulluğum.” s. 68 İsmet Özel - Tahrir Vazifeleri Mehmet Nebi Hocam şunları söylüyor: Seçemediği bir zaman, mekân ve içtimaî yapı içinde kendini bulan insan, bu yapının dayatmalarıyla fıtrat arasında çatışma başladığında kendi içine doğru bir yürüyüşe başlar. Yönünü kendi içine çevirdiğinde artık ayaklarını basabildiği tek zemin kendi varlığıdır.             Öyle zannediyorum ki herhangi bir felsefî hakikate erişmenin yolu epistemolojik sorulara cevap bulmaktan geçiyor. Özellikle de bilginin kaynağına dair sorular. İnsanlık bin yıllardır nasıl bilebileceğini soruyor ve tartışıyor. Nasıl bilebileceğini bilmek ortaya bir metot koymak açısında...