Kayıtlar

Felsefe etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

Zevkler ve Renkler Tartışılır: Rölativizme/Göreceliliğe Eleştiri

Resim
En güzel renk (Temsili) Günlük hayatta sohbet esnasında “zevkler ve renkler tartışılmaz” denildiğini duymuşsunuzdur. Bu söz her bir bireyin kendine has zevkleri ve beğenileri olduğunu, zevkler ve beğeniler üzerinde uzlaşmanın mümkün olmayacağını iddia eder. Bu motto ta ilkokullarda öğretilir ve bir şekilde dogma olarak kabul edilir. Dahası bir çeşit sofizmi çağrıştıran bu fikrin demokrasinin, farklılıklara saygının ve çoğulculuğun da bir gereği olduğu düşünülür. Bu bağlamda zevklerin ve beğenilerin tartışılmayacağı iddiasıyla aralanan kapıdan içeriye giren rölativizm (görecelilik) değerlere ve ahlakî yargılara kadar ilerler. Artık ortak değer yargıları ve ilkeler yerini “bana göre”lere ve “bence”lere bırakır.  Ancak ne kadar çok tekrar edilse de ve ne kadar çağın dogması hâline gelse de yanlış doğru değildir. Bu blog yazısında rölativizmin bir eleştirisini yapacak, zevklerin ve renklerin gayet tartışılabilir olduğunu, dahası zevkler ve renklerde de doğrular olduğunu iddia edeceği...

Yaşamak Üzerine Notlar: “Bu Hayatı Nasıl Yaşamak Gerekiyor” Sorusu Üzerine

Resim
  Yaşamak Üzerine Notlar: “Bu Hayatı Nasıl Yaşamak Gerekiyor” Sorusu Üzerine   Lisansımı hukuk üzerine yaptım. Yüksek lisansta hukuk felsefesi ve ceza hukukunun kesişim kümesi olan cezaların amacı üzerine çalıştım. Şimdi doktorada pür hukuk felsefesi konularıyla ilgileniyorum. Ne iş yaptığımı sorduklarında bağlamına göre bazen hukukçu bazense biraz şakayla karışık etikçi diyorum. Liseden beri felsefe üzerine okumayı ve düşünmeyi sevsem de kendime “felsefeci” diyemiyorum bu alanda lisans derecem olmadığı için. Fakat akademik ilgim tamamen etik üzerine yoğunlaşmış vaziyette. Hukukçuluk da en nihayetinde insan eylemlerine bir değer atfetme mesleği. Bir şekilde etiğin temel soruları üzerine düşünüyorum. Bu soruların ilki de “bu hayatı nasıl yaşamak gerekiyor” sorusu. Esasen bu soruyla olan ilgimi salt akademik bir ilgi olarak tanımlayamam. Çünkü insanın şapka değiştirir gibi “şimdi akademisyenim ve ilgim bu”, “şimdi özel alanımdayım ve ilgim şu” gibi karakterler arasında geç...

YURTDIŞINA KAÇIŞ NEDEN AHLÂKA AYKIRIDIR

Resim
YURTDIŞINA KAÇIŞ NEDEN AHLÂKA AYKIRIDIR Son yıllarda sosyal mecralarda veya gençler arasındaki masabaşı sohbetlerde “yurtdışına gitmek” çokça gündeme gelen bir konudur. Bu düşünceyi aklından geçiren gençlerin kimi haklı motivasyonları da vardır: Gençler yıllarca emek ediyorlar ve yaklaşık yirmi sene boyunca eğitim alıp sonrasında bu emeklerinin karşılığını görmek istiyorlar. Fakat eğitim ve liyakatin yerine sadakat ve asabiyetin ön plana geçince emeklerinin karşılığını almak şöyle dursun çoğu zaman boğaz tokluğuna yaşamak mecburiyetinde kalıyorlar. Üstelik maddî olarak tatmin olamadıkları gibi çoğu nitelikli meslek mensubu şiddete, horlanmaya muhatap oluyor. Yazımızın konusu olmayan çeşitli sosyolojik sebeplerle eğitimli genç nüfus manevî baskıya da maruz kalıyor. Bunun akabinde bazı kötü niyetli kışkırtmaların da etkisiyle gençler için yurtdışına kaçmak, kendini bir şekilde buradan kurtarmak fikri ortaya çıkıyor. Biz bu yazıda söz konusu düşünceyi ahlâkî yönden ele alacağız. Bunu...

FERT-CEMAAT ÜZERİNE DÜŞÜNCELER

Resim
  Twitter'da kısa bir videoya denk geldim. Teferruatı önemli değil. Bir oyuncu hanımefendi yıllar önce ülke çapında sansasyon yaratmış bir cinayet katilinin kardeşiyle birlikte fotoğraf paylaşmış, sosyal linçe maruz kalmış. Benim arkadaşım değildi, bilmiyordum diye kendini savunma derdinde. Bu video beni uzun zamandır üzerine düşündüğüm pek bir sonuca da ulaşamadığım bir konuda düşüncelerimi somutlaştırmak adına bu yazıyı yazmaya sevk etti. Konu fert-cemaat çatışması. Bu konu felsefenin ve özellikle de siyaset felsefesinin tartıştığı temel konulardan birisidir. İnsan tabiatı fert hâlinde yaşamaya uygun mudur yoksa insan dediğimiz varlık herhâlde bir cemaat içinde mi insan olmak sıfatına layık olur. Tartışmanın mazisini Aristoteles'in "insan içtimaî hayvandır" tanımına kadar getirmek mümkün. Aynı zamanda bugün liberalizm ve komüniteryenizmin temel çatışması da bu iki kavram etrafında şekillenmektedir. Liberaller aslolanın fert yahut birey olduğunda ısrarcıdır. Bu f...

POSTMODERNİST BİR HASTALIK OLARAK: HADSİZLİK

Resim
Çoğu zaman ahlakî erdemlerin başı olarak haddini (sınırını, hududunu, yerini) bilmek ifade edilir. Gerçekten de gerek dinî kökenli öğretilerde gerek mistik anlayışlarda gerekse felsefede ahlakın kişinin kendisini tanımasıyla başlayacağı üzerinde durulur. Kendisini tanımayan, imkânlarını ve kabiliyetlerini bilmeyen kimse sınırını çizemez, nihayetinde çatışma kaçınılmaz olur. " Sosyal medya platformlarının ortaya çıkışı " günümüz tartışmalarında konunun daima bir şekilde gelip çattığı bir odak noktası olma özelliğini taşıyor. Böyle olması da çok normal zira bu platformlar hayat tecrübemize her alanda müthiş yenilikler getirdi. Bu yeniliklere bazen adapte olmakta zorluk yaşıyoruz, bazen bu yeniliklerden endişe duyuyoruz ve bazen de bu yenilikler bize bazı zararlar veriyor. Biraz düşünce tarihi… Orta Çağ'da insanlık hakikati keşfetmişti. Hakikat kutsal metinlerde yazanlar ile Yunan felsefesinin bir diyalektiğinden ibaretti. Öyleyse bir tartışmada argümanınızı kutsal kitab...

BİR TAŞRALI HASTALIĞI: TEK TİPÇİLİK

Resim
BİR TAŞRALI HASTALIĞI: TEK TİPÇİLİK Türkiye’de tedavisi olmayan bir hastalık var: Hakikatin merkezine kendini koyma hastalığı. Bu hastalık bencillikten ve taşralı olmaktan kurtulamamaktan kaynaklanıyor. İnsanların kendi fikirlerine inanmaları, inandıklarını savunmaları doğal ve olması gereken bir şeydir. Fakat kendi fikrini hakikatin tek ölçüsü hâline getirmek, alternatif düşüncelerden cüzamdan kaçar gibi kaçmak bir taşralılık hastalığıdır. Taşralılık derken dünyaya kapalı olmayı kast ediyorum. Pekala İstanbul'un göbeğinde de taşralı olunabilir, Bayburt’un köyünde de medenî olunabilir. Taşralı, "mahalle"sinin fikrini mutlak kabul eden, dünyaya yabancı insandır. Bu hastalığın futbolda olması anlaşılabilir. Çünkü futbol tabiatıyla taraftarlıktır. Kişi bir takımı sever, destekler; yenilse de, hatalar yapsa da -belki eleştirir fakat- takımını desteklemeye devam eder. Ancak bu durum –memleketimizde yaygın olduğu üzere- din ve siyasette yaşanınca ortaya abes manzara...

NOSTALJİ DUYGUSU ÜZERİNE

Resim
            Nostalji duygusu üzerine düşündüğüm konulardan bir tanesidir. İnsanlar neden geçmişlerindeki anılara sempati beslerler? Neden eskilerden gelen müzikler içimizde garip duygular yaratır? Çocukluğumuza, gençliğimize ilişkin bir nesne bizi eskilere götürür, ama bu yolculuk mutlu / huzurlu bir yolculuktur. Bu mutluluğun / huzurun kaynağı nedir?             Bu zamana kadar nostalji duygusunu Schopenhauer’dan esinlendiğim şöyle bir teoriyle izah ediyordum: İnsan süjesi / anlamlandıran ben, kendinden-şey bir varlık olarak, bugündedir. Benliğimiz şu andadır, anı yaşar. Geçmişe dönüp baktığımızda algılayan bende gerçekleşen eylem, zihne depo edilmiş bir takım verilerin algılayan ben tarafından algılanmasıdır. Şöyle ki, 2000 yılında çalan bir müzik hafızamızda depolanmıştır. Bu müziği dinlediğimiz 2000 yılındaki o anı tekrar “orada” olarak yaşamamız mümkün değildir. Anca...

TABU, PALU VE TOPLUM

Resim
            Yakın zamanda Türkiye’nin gündemini meşgul eden bir hadiseye şahit olduk. “Palu” soyismine sahip ailenin yaşadıkları Türk toplumu tarafından merakla takip edildi. Bu takibatın arkasındaki dürtü nedir? Böylesine şüyuu vukuundan beter hadislerin toplum huzurunda tartışılması neden toplumun ilgisini bu kadar çekmektedir?   Bu nevi sorular aklımı kurcaladı. Ben de düşündüklerimi, birbiri arasında bağlantı kurabildiklerimi bu başlık altında toplayarak görünür hâle getirmeyi hedefliyorum.             Palu ailesini Türkiye “Müge Anlı ile Tatlı Sert” isimli programda tanıdı [1] . Palu ailesinin yaşadıkları bu yazının kapsamında değildir. Programları izleme fırsatı bulamayan bir kişi olarak ayrıntılarına vakıf da değilim zaten. Ancak dışarıdan takip edebildiğim kadarıyla TCK 81 (kasten öldürme), TCK 86 (kasten yaralama), TCK 96 (eziyet), TCK 102 (cinsel saldırı), T...