Kayıtlar

İSTANBUL SÖZLEŞMESİ VE MERHAMET POLİTİKASI

Resim
  Yaklaşık bir haftadır yoğun bir siyasî gündem mevcut. Cuma'yı Cumartesi'ye bağlayan gece yayınlanan Resmî Gazete siyasal gündemimizi oldukça yoğun bir şekilde etkiledi. İstanbul Sözleşmesi'ne ilişkin cumhurbaşkanı kararı hem hukuk akademisinin, hem de siyasetin öncelikli gündem maddesi hâline geldi. Biz de bu hususta fikirlerimizi ifade etmek istiyorduk. Ancak akademik çalışmalarımız fikirlerimizi etraflıca ifade etmemiz için uygun zamanı bize bir türlü yaratmadı. Bugün yakaladığım kısa fırsatta bu husustaki acizane fikirlerimi kısaca ifade etmek istiyorum. İstanbul Sözleşmesi'nin içeriği elbette tartışılabilir. Yarar mı, zarar mı getirdiği; bizzat mevcut hükumetin öncülüğünde imzalandığı hâlde bugün neden recmedildiği siyasetin konusudur. Biz bu konuyu tartışmayacağız. Diğer taraftan, sözleşmenin iptaline ilişkin usul pozitif (yürürlükteki) hukuka uygun mu, değil mi tartışmaları hukuk akademisi içerisinde bir haftadır tartışılıyor ve çoğunluk görüşü usule aykırı bi...

HAKSIZLIĞIN SUÇ OLMA SERÜVENİ

Resim
Yaşanan birtakım toplumsal olaylardan sonra söz konusu olayın faillerinin ceza almasına yönelik talepler çoğu zaman gündemimizi meşgul etmektedir. Son yıllarda Twitter'ın adete bir "Sosyal Medya Savcılığı" gibi çalışıyor olması bu toplumsal fenomeni bizim için daha görünür kılmıştır. O hâlde haksızlıkların nasıl cezai normlar hâline geldiklerinin serüvenine bir göz atmakta kanaatimizce yarar vardır. Suç bir haksızlıktır. Ceza ise bir tür kınamadır. Fakat her haksızlık bir suç teşkil eder mi? Tüm kınamalar cezaî kınama mıdır? Hukukun ve hususiyetle de suç ve cezanın anatomisi incelendiğinde suçların ve cezaların belirli bir süreçte olgunlaşarak birer hukuk enstrümanı hâline geldikleri görülmektedir. Kanaatimizce suçun tohumunu ahlakta bulmak mümkündür. Ahlak kabaca insanın ne şekilde davranması gerektiğini gösteren normlardır. (Norm, kendisini göre yargılama yapılan ölçüt anlamı taşıyan bir kelimedir.) O hâlde ahlakî normlar insanlara ne yapmaları gerektiğini gösteren,...

AŞI TARTIŞMALARI VE İNSAN HAKLARI

Resim
Yaşadığımız çağ "insan hakları çağı" olarak ifade edilebilir. Gerçekten de bizden önceki nesillerin hayal edemeyeceği bir insan hakları anlayışına ve güvencesine sahibiz. "İnsan hakları" içinde yaşadığımız çağın temel meşruiyet kaynağı ve ekseni. Tüm siyasal, etik, felsefî ve sair tartışmalar bir şekilde insan haklarına temas ediyor. İnsan haklarının anlamı ve kapsamıysa hukukun tartışma konularından bir tanesini teşkil ediyor. İnsan hakları tanımlanırken evvela bir insanın doğuştan ve salt insan olmakla birlikte kazandığı bir hak olarak ifade edilir. Her insan, insan olmakla bu haklara kendiliğinden sahiptir. Mefhum-u muhalifiyle (tersinden okumayla) bu haklar insana bir otorite tarafından bahşedilmiş değildir. Bu haklar evrenseldir ve tüm insanların istisnasız olarak (iyisiyle kötüsüyle, siyahıyla beyazıyla, suçlusuyla masumuyla, katiliyle maktulüyle) sahip oldukları haklardır. Yine bu haklar bölünemezdir ve bir bütündür. Dahası bu haklar vazgeçilemezdir de… Söz...

SOSYAL MEDYA TARTIŞMASINA DAİR

Resim
Görsel kaynağı: https://www.technokurt.com/ twitterda-sansur-rekoru-turkiyenin/ Özellikle iki akşamdır sosyal medyanın yasaklanması veya kontrol altına alınmasına ilişkin tartışmalar gündemi bir hayli meşgul etti. Bu tartışmalara dair bizim de birkaç düşüncemiz var. Bu düşünceleri paylaşmak istiyoruz. Evvelâ hükûmet sosyal medya tartışmalarında bazı hususlarda haklı. Özellikle Kişisel Veri ve Unutulma Hakkı üzerine çalışırken incelediğimiz ve o zamandan beri de dikkatimizi sürekli çektiği üzere sosyal medya platformları her gün binlerce insanın kişilik haklarının ihlâl edildiği mecralardır. İnsanlar bu platformlarda yarın yüz yüze bakacaklarını unutarak fütursuzca davranmakta, birbirlerine saygısızlık yapmaktadır ki bu olayın ahlakî ve içtimaî boyutunu oluşturmaktadır. Bizim ilgi ve uzmanlık alanımız olması itibariyle hukuk boyutunu incelediğimizde ise bir defa sosyal medya platformlarında çok yaygın şekilde hakaret ve nefret suçlarının işlendiğini, insanların şeref ve itibarını...

TÜRKÇÜLÜK DOKTRİNİN İNŞA VE İHYASI

Resim
Gerek yoğun meşguliyetler, gerekse –ve daha çok olarak da- tembellik sebebiyle uzun vakittir Tahtapod'ta yazmayı ihmâl ediyorum. Bu ihmalkârlığa nihayet vermek adına üzerine düşünmekte olduğum bir hususu ilgilerinize sunuyorum. Katıldığım birçok toplantıda muhataplarıma, dinlediğim konferanslarda da hatiplere şu suali yöneltiyorum: "Türkçülüğün bir tanımı var mıdır, sınırları belli midir"? Bu sualin henüz beni tatmin edecek bir cevabına rastlamadım. Kimileri "Türkçülük Türk milletini sevmek ve ona hizmet etmektir" diyor. Bu cevaba mukabil ben de "o hâlde Türk milletini seven, ona hizmet ettiği inancıyla, Türk milletinin huzur ve sükûnunu komünizmde gören bir kişi de Türkçüdür; öyle mi?" diyorum, hatta kanaatimizce bu tanıma göre Türkiye'de Türkçü olmayan kimse Kalmamaktadır. Hâlbuki bir tanım, mefhum her şeyden evvel ağyarına mani olmalı, sınırları çizilmiş / belirlenmiş olmalıdır. Var olmak, her şeyden evvel farklı olmaktır. Bir başka cevap ise, ...

ÜSLUP ÜZERİNE BİR DERS / HATIRA VE PRENSİPLERİM

Resim
Anlatacağım hayatıma tesir eden anılardan birisi: Ortaokula giderken, bugün yaşını almış birçok ergenlerin hâlâ yaptığı üzere, fikirlerimi öteye beriye hakaret ve küfür ederek savunduğumu sanırdım. Bir keresinde, Youtube'de Hatırla Sevgili dizisinin bir bölümünün altında solcu ve Kürtçü insanlarla tartışırken aynı şekilde küfür ve hakaretlerle güya vatan kurtarıyordum. Hiç unutmuyorum, profilinde PKK'nın renkleri olan birisi bana "küfür ve hakaret söyleyecek şeyleri olmayanların başvurdukları yoldur, acziyetin göstergesidir" demişti. Müthiş bir ders! O gün bu gündür fikirlerimi küfür ve hakaretten ari olarak savunmaya gayret ederim. Bugün fikirlerimi akademik düzlemde savunabilecek raddeye geldiysem bu dersi almamın bunda payı vardır. (Umarım o kişi bana bu dersi vermesinin yüzü suyu hürmetine terör örgütünün ağından kurtulmuştur.) Tüm bunlarla birlikte, yalnızca küfür ve hakaret etmekten kendimi sakınmam, küfür ve hakaret edenlerle sohbet de etmem. Bu prensibin ...

BİR TAŞRALI HASTALIĞI: TEK TİPÇİLİK

Resim
BİR TAŞRALI HASTALIĞI: TEK TİPÇİLİK Türkiye’de tedavisi olmayan bir hastalık var: Hakikatin merkezine kendini koyma hastalığı. Bu hastalık bencillikten ve taşralı olmaktan kurtulamamaktan kaynaklanıyor. İnsanların kendi fikirlerine inanmaları, inandıklarını savunmaları doğal ve olması gereken bir şeydir. Fakat kendi fikrini hakikatin tek ölçüsü hâline getirmek, alternatif düşüncelerden cüzamdan kaçar gibi kaçmak bir taşralılık hastalığıdır. Taşralılık derken dünyaya kapalı olmayı kast ediyorum. Pekala İstanbul'un göbeğinde de taşralı olunabilir, Bayburt’un köyünde de medenî olunabilir. Taşralı, "mahalle"sinin fikrini mutlak kabul eden, dünyaya yabancı insandır. Bu hastalığın futbolda olması anlaşılabilir. Çünkü futbol tabiatıyla taraftarlıktır. Kişi bir takımı sever, destekler; yenilse de, hatalar yapsa da -belki eleştirir fakat- takımını desteklemeye devam eder. Ancak bu durum –memleketimizde yaygın olduğu üzere- din ve siyasette yaşanınca ortaya abes manzara...